tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tarih etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2018 Cumartesi

Winston Churchill Hayatı

Winston Churchill Hayatı
Öldükten sonra cennetteki ilk bir milyon yılımı resim yaparak geçireceğim diyen Churchill iyi bir ressamdır. Kendisi gibi ressam olan Hitler ile 2. Dünya Savaşı'nda karşı karşıya gelmiş ve kazanmıştır.

Churchill 30 Kasım 1874'te dünyaya geldi. 1895'te Kraliyet Harp Okulunu bitirdi ve orduya girdi. Boer Savaşı'nda esir düştü ve kaçarak milli kahraman haline geldi. 

1904'te Liberal Parti'ye girdi. 1911'de Bahriye Nazırı oldu. Başarılı siyasi kariyeri 1915 Gelibolu yenilgisinden sonra düşüşe geçti. Bu başarısızlığın mimarı olarak nitelendirilen Churchill, Britanya halkı karşında çok zor bir durumda kaldı ve muhaliflerinin de zorlamasıyla görevinden ayrıldı.  

2. Dünya Savaşı'nda izlediği savaş politikası ve Roosevelt ile kurduğu iyi ilişkiler onu Britanya tarihinin en önemli devlet adamları arasına soktu. Savaşın başından itibaren stratejik önemi olan Türkiye'yi savaşa sokmaya çalıştı.

1951 seçimlerinde tekrar iktidara geldi. 1955'te görevlerini yeğeni Clarissa Churchill'in eşi olan Anthony Eden'e bırakarak siyasetten çekildi.

Son yıllarını daha çok yazarak ve resim yaparak geçirdi. 1953 yılında Nobel Edebiyat Ödülünü kazandı. 1963’te Amerikan Devleti, kendisine onursal vatandaşlık verdi. 1965 yılında, 91 yaşında inmeden öldü. 


Nobel ödülünü 2. Dünya Savaşı'nı anlattığı eseri sayesinde kazandı. Peki Churchill hangi dalda Nobel ödülünü kazandı? Edebiyat... Peki kendisi bir edebiyatçı mıydı? Hayır! Yani Tolstoy, Mark Twain vs. gibi yazarlara verilmeyen ödül, Churchill'e verilmişti. Ödülün verilme sebebi ise daha komik: "Tarihi ve biyografik açıklamalarındaki ustalık ve insani değerleri savunmasındaki parlaklık."

5 Şubat 2018 Pazartesi

Pablo Picasso Hayatı ve Kendi Resimleri


Picasso 1958 yılında Gary Cooper'a ait silahla

Picasso Kimdir? Pablo Picasso'nun Hayatı

Pablo Picasso 1881'de Malaga, İspanya'da doğdu. Babası bir ressam ve resim öğretmeniydi. Küçük yaşta resim yapmaya babası tarafından yönlendirildi.1901 yılından itibaren anne soyadı olan Picasso'yu kullanmaya başladı.

1907'den 1914'e kadar kübist olarak adlandırılan tarzda tablolar yaptı. Kübist tabloların genel özelliği, geometri ve geometrik şekillerin kullanılmasıdır. Resmedilen nesneler geometrik formlar oluşturacak şekilde basitleştirilmiş yahut geometrik şekillere bölünmüştür. Kübizmin bir diğer özelliği de uzaydaki üç boyutlu bir cismi iki boyutlu yüzeye aktarma çabasıdır. Bu amaçla Picasso, şekilleri yanal yüzeylerine bölüştürüp her birini iki boyutlu yüzeyde göstermeye çalışır. Yine bu nedenden portrelerindeki insanların hem profili hem de önden görünüşü görülmektedir.

Picasso 2 kez evlenmiş, 3 ayrı kadından 4 çocuğu olmuştur.

En tanınmış eseri Alman hava kuvvetlerinin Guernica kasabasını bombalamasını anlatan adlı eseridir.  Resim 1937'de yapılmıştır. Bu resim şu anda Madrid'de Reina Sofía Müzesinde bulunmaktadır. Picasso, bir sergisi sırasında kendisine, "Bu resmi siz mi yaptınız" diye soran bir Alman generaline, "Hayır, siz yaptınız" cevabını vermiştir. Bu resim Picasso'nun savaşa ve Guernica'nın bombalanmasına karşı duyduğu güçlü nefreti anlatmaktadır. Resimdeki insan ve hayvan figürleri acı, hüzün ve savaşa karşı duyulan nefreti yansıtmaktadır.

Guernica 

Kendisi tanınan en üretken sanatçıdır. Guiness Rekorlar Kitabı'na göre, toplam 13.500 resim, 100.000 baskı, 34.000 kitap resmi, 300 heykel ve birçok seramik ve çizim üretmiştir.

Kendisini bir İspanyol olarak tanımlamasına rağmen 1904'ten itibaren hayatının önemli bir bölümünü Fransa'da geçirmiştir.

1911 yılında Leonardo Da Vinci'ye ait Mona Lisa eserini, bu eserin doğduğu şehir, Floransa'ya kaçırmakla suçlanmıştır.

Kendisini resmettiği portrelerinin zaman içindeki değişimini incelemek hayli ürpertici...

1896 yılı  15 yaş yaşından, 1972'de 90 yaşına kadar kendisini resmettiği fotoğrafları aşağıda görebilirsiniz.

1896 yılında - 15 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1896 - yas 15

1900 yılında  - 18 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1900 - yas 18

1901 yılında  - 20 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1901 - yas 20

1906 yılında  - 24 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1906 - yas 24


1907 yılında  - 25 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1907 - yas 25

1917 yılında  - 35 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1917 - yas 35

1938 yılında  - 56 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1938 - yas 56

1965 yılında  - 83 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1965 - yas 83

1966 yılında -  85 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1966 - yas 85

1971 yılında  - 89 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1971 - yas 89


1972 yılında  - 90 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1972 - yas 90

1972 yılında  - 90 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1972 - yas 90

1972 yılında  - 90 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1972 - yas 90

1972 yılında  - 90 yaşında çizdiği kendi resmi

picasso 1972 - yas 90

22 Kasım 2016 Salı

Tarih ve Sosyoloji Arasındaki İlişki

Tarih ve Sosyoloji İlişkisi

Tarih ve Sosyoloji Arasındaki İlişki

Sosyoloji kelimesi ilk kez August Comte tarafından 21. yüzyıl başlangıcından itibarin yaşanmaya başlayan siyasal ve sosyal gelişmeler sonucunda öne sürülmüş ve modern dünyanın yapısını oldukça etkilemiştir.

İçinde yaşadığımız dünya, birçok değişmenin yaşandığı ve birçok sorunların ortaya çıktığı bir ortamdır. Bunlara bağlı olarak günümüz insanı geleceğe ilişkin kaygı duymaktadır. Ancak bu kaygının yanı sıra eskiye göre yaşamımızı denetleyebilecek daha iyiye götürebilecek olanaklara sahiptir. Gelecek değişimler neler olacak, dünya nasıl bir yön almaktadır, geçmiş olgulara nazaran koşullarımız nasıl değişmektedir ve daha birçok sorunun yanıtları sosyolojinin aynı zaman da onun ikiz kardeşi olan tarihin inceleme alanına girmektedir. Tarihsiz bir sosyoloji düşünülemez nasıl ki olgularla ilişkin güvenilir bilgi daha iyi bir toplumda yaşamak ve olgulara ilişkin güvenilir bilgi daha iyi bir toplum yaşamı için gereklidir.

Sosyal yapılar var olduğu sürece tarih de hep var olacaktır. Özellikle sosyal yapıları iyi gözlemlemek için onu tarihin laboratuvarından geçirmek gerekir. Bu laboratuvardaki araştırma ona dünün, bugünün ve yarının ne olacağına ilişkin rapor sunacaktır.  Günümüzde yoğun olarak yaşanmakta olan sosyo- kültürel olaylar insanoğlunun tarihinden beri hep süregelmişti. Adem’in cennetten kovulmasıyla birlikte, insan oğlunun sosyolojik tarihinin temeli atılmış oluyordu. Sosyolojik tarihin dönüm noktası ise Endüstri Devrimi ile başlanıyordu. Büyük şehirlere göç eden insanlar ve hatta çocuklar da ağır iş koşullarında çok düşük ücretlere çalışmak zorunda kalmıştır. Göçün beraberinde getirdiği uyumsuzluk yoğun nüfus yerlerindeki altyapı sorunu, suç, yoksulluk, intihar gibi sosyal sorunlar dönemin mevcut yöntemleriyle ele alınmaya başlanılmıştır.

Tarih ve Sosyoloji

Bu yeni sosyal ve politik koşullar, sosyal bilimleri de etkilemiştir. Sosyal bilimler arasındaki bu yakınlaşma (tarih ve sosyoloji) ABD’de ve Fransa’da Ranke’ci Tarih Anlayışına karşı çıkan yeni tarih hareketidir. Annales bunun ilk örneğidir. Temel tezleri siyasi tarihin egemenliğine karşı daha geniş ve daha insani bir tarih anlayışıdır. Bütün insan etkinliklerini kapsayacak ve olayların yapıları çözümlemekle uğraşacaktı. Tarih ve sosyoloji yaklaşımı dikkate değer olay olması için 1960’ları beklemek gereklidir.

Özellikle Fernand Braudel ve March Bloch gibi Anales öncüleri, tarihin algısını hikayeci anlayıştan kurtararak sosyal bir olguya indirgemişlerdi. Braudel’in kaleme aldığı "Akdeniz ve Akdeniz Uygarlıkları" adlı çalışmasında, dağların, ovaların, nehirlerin insan kaderine nasıl etki yaptığını göstermek açısından oldukça önemlidir. Zira bu tarihin hikayeci anlayışına vurulmuş en güçlü darbe olmuştur.

Tarihçiler geçmişin siyasetini incelemekte geçmişin sosyal ve ekonomik hayatından daha başarılı olmuşlardı. Aynı dönemde bazı sosyal bilimcilerde tarihin alanlarına doğru bir yönelme başladı. Tarih özellikle sosyolojinin harmanıdır. Yani sosyoloji kendisiyle ilgili bilgileri tarihten toplar. İnsani olan her şey tarihtedir.

Fakat ne yazık ki tarihin kavramını ihtiva ettiği insanlık serüveni başta tarihçilere korkutmuş olacak ki 3. dünya ülke tarihçileri genellikle hikayeci tarih çalışmasına önem vermişlerdir. Günümüzde birçok sosyolog, tarih bilgisinden mahrum olduğundan sosyo-kültürel hayatı boşlukta olmuş gibi değerlendirip dünü bilmeden şimdiyi ve yarını açıklamaya çalışıp olayları yanlış anlaşılmasında sebebiyet vermiştir.

Tarihçiler belgeler ve tarihin, sosyo-kültürel bir ortamda değilde bir boşluktan geldiğini varsayarak hükümler verdiğinden dolayı tarihin anlaşılması zorlaşmıştır.
                                                                                                          ( Emin Yadigarov )

Tarih ve Psikoloji arasındaki ilişki için tıklayınız: Tarih ve Psikoloji

7 Kasım 2016 Pazartesi

Tarih ve Psikoloji

Tarih ve Psikoloji

Tarih ve Psikoloji Arasındaki İlişki

Tarihin ve kültürün gerek bireysel gerek topluluk halinde olsun bugünkü davranışlarımıza etkisi insan bilincinin ortaya çıkışında kültürün ve kültürel araçlar olan kelimenin, işaretin, mitin ya da sembolün, çağdaş psikolojinin kuruluşundan beri kayıtsız kalmadığı alanlardan biridir.

Doğum çocuk yetiştirme pratikleri çocuk suistimalleri, ensest ve çocuk kurbanları. Bunlar geleneksel tarihçilerin asla el atmadığı, görmezden geldiği konulardan biridir. Oysa tarihte özellikle savaş gibi yıkıcı olaylarda bilhassa liderlerin kişiliklerinin ve psikolojik durumları açıktır. Çocukluk dönemiyle olan bu ilgisinden dolayı tarihi psikolojiden ayırmak mümkün değildir.

Çağdaşlarının dışında kalarak, tarihi belgeci, arşivci, kahramancı ve destancı kalıptan kurtarmayı başaramayan toplumlar, toplumsal ilerleme tasarımında oluşturamazlar. Tarihi sadece kendi sınırları dışında tutan, onu diğer disiplinlerle harmanlayamayan toplumlar, kendi tarihlerini başkalarının yazmasına olanak sağlarlar.

Bu yüzden tarihsel olayı irdelerken özellikle psikolojik yaklaşımlara çok dikkat etmeliyiz. Zira tarihle psikolojiyi birleştirince ‘ psikotarih’ gibi bir disiplinde ortaya çıkıyor. Peki bu disiplin nedir ve neden bu kadar önemlidir?

Özellikle sosyal ve politik grupların, milletlerin geçmişteki ve şimdiki davranışlarının kökenleri sosyal ve toplumları harekete geçiren ‘motivasyon biliminin’ neler olduğunu, onları bu etmenlere sürükleyenin ne olduğunu anlamak için psikotarihe bakmak lazım. Zira bu gün Türkiye’de yaşanan 15 Temmuz olayının kökeninde de psikotarih etkenin ağır bastığını görmekteyiz. Kitlelerin ruh hali, dayanışmanın kökeni, motivasyonun tarihsel geçmişi ve daha birçok önemli faktörleri görmek mümkündür.

Bu noktada tarihçin incelediği başkasıyla zaman içinde, yani art süremli olarak” diğer beşeri bilim dalları ise  “mekan içinde, yani eş süremli olarak mesafe eştiğinden, metodolojik olarak, antropolojide tarihle etkileşime geçer böylece iki bilim dalı birbirini tamamlar. Durağan antropoloji ve devingen tarih iç içe geçer. Gördüğümüz gibi aynı zamanda antropoloji bilmeden de tarih yapılamaz.

Tarihle psikolojiyi incelerken aynı zamanda bireysel ve grup davranışının nedenlerini ararken araştırmacıyı çocukluğa ve tarihe doğru bir yolculuğa çıkarmaktadır. Kaldı ki, “psikotarih” incelemelerini psikiyatriden yapmak, tarihe beyin biyokimyasını ve ruhsal rahatsızlık katmak demektir ve bu tarihsel bilgi için yeni ve fevkalade bir imkandır.

Mevcut grup yaşantılarının tarih içine uzanan psikolojik dinamikleri var mıdır sorusuna cevap aramaya kalkışınca en genel olarak diğer beşeri bilimler tarafından ortaya konmuş olguların kazısına girişmişseniz, disiplinler arası bir işbirliğine zorunlusunuz demektir. Bu kazıda bazı olguların toplumsal, ekonomik, coğrafi koşullara dayanıksız ya da kelimenin tam anlamıyla “toplumsal” , “ekonomik “ ve “coğrafi” yani “zamana ve mekana bağlı” oldukları ortaya çıkar. Onları belirleyen koşullar ortan kalktığında bu olgular da silinip gider. Bu yüzden çağdaş bir tarih disiplinin oluşturarak modern dünyanın gelişmelerinden kopmamak için, disiplinler-arası işbirliği yaklaşımı içinde grup yaşantılarını geriye doğru izleyerek, bu yaşantılardaki  “zamana” ve “mekana” bağlı unsurları birer ayıklayarak psikolojik dinamikler oluşturmak lazım. Bunun için masa başından, kütüphane odalarından, arşiv dairesinden çıkıp, alana inip, coğrafyalar dolaşıp, medeniyetler tanıyarak, onların algısını öğrenerek, ülkelerin hikayelerini dinleyip, farlılıkları ve benzerlikleri ayırt ederek, tarihsel bulguları klinik süzgecinden geçirdikten sonra bir ilerlemiş bilim anlayışını ortaya koyarız, aksi takdirde, hikayeci, önyargılı, popülist, pohpohçu, yalakacı tarih yazımızdan kurtulamayız, beyinlerimiz ilkel olarak, tarihimiz gibi gelişemez.
                                                                                                                              Emin Yadigarov

26 Ekim 2016 Çarşamba

Üniversitelerde Tarih Eğitimi Nasıl Olmalıdır

İstanbul Üniversitesi 1890'lar


Tarih eğitimi aslında toplumsal sorunların çözümünde, çok önemli bir yer tutmaktadır. Özellikle günümüz dünyasında tarihçilere önem verilmektedir. Bu sebeple tarihçiler sadece tarih öğretmenliği değil aynı zamanda Stratejik Kuruluşlarında, Bakanlıklarda, Elçilik Bürokratlık gibi görevler üstlenmektedir.

Tarih bir milletin tarlasıdır. Her toplum, geçmişte bu tarlaya ne ekmişse, gelecekte onu biçer. Tarlalarına tarihi ekerken; hikayeci, milliyetçi ve ötekileştiren tohumu eken ve ‘geleneksel tarih’ anlayışını devam ettirenlerin, zamanı gelince tohumlarında ölüm meydana gelir. Onun yerine yeni ve farklı tohumlar ekilmeye başlanırsa, zamanla ekilen tohumlar yeni ürün vererek bir sonraki kuşağın tarih yazımını, ötekileştirmeyen, disiplinler arası anlayış, birleştirici bir nitelik kazandırır. Fakat çok az toplum bunu başarmıştır. Çünkü tarihsel önyargıları kırmak  o kadar da kolay değil.

Özellikle hocaların tarih dersini nasıl bir yöntem kullanarak sevdireceği konusu çok önem arz ediyor. Çünkü bir öğrenci hocanın ders anlatmasından sonra kendi başına tarihi bir araştırma da yürütebilir yahut nefret de edebilir. Üniversitelere dahil olma şartları arasında son zamanlar bazı gruplar için tarih dersinden sınav vermek zorunlu sayılıyor. Üniversitenin tarih bölümüne dahil olan akademisyenlerin ısrarla gelenekselci belge fetişistliği ve masa başıcılığı ile tarih yazımını sürdürdüklerini hala görmekteyiz. Elbette bunun kalıcı bir durum olmadığını da vurgulamak isteriz çünkü onların yerini alacak genç akademisyenlerde yetişmektedir.

Dönem derslerinin tartışma şeklinde değil de öğrencilerin adeta bir yazı makinesine dönüştürülmesi, dönem sonunda hoca tarafından bu yazıların konu başlıklarıyla beraber kontrol edilmesi, derslerin öğreterek, fikir aşılamasından çok metodolojik ve teknik bakılması tarih eğitime zarar verdiğini söyleyebiliriz. Hatta daha ileri gidersek ‘makineleşmiş tarihçiler’ fikirlerde değil, harflerde, dipnotlarda hata arayan akademisyenler diye biliriz.

Belki de buna eğitim sisteminde olan eksiklikler neden oluyor.  Ama hocaların kendileri bu eksikliklere karşı çıkarak tarih bölümünde okuyan öğrencileri ezberci eğitim yerine düşünmeye teşvik etmelidir. İster okullarda, isterse de üniversitelerde olsun maalesef,  bilinçaltına bağlı facia içerikli veya kahramanlık etkinlikleri, hikayeci tarih anlayışı dışında farklı aktiviteler görmek pek mümkün değildir.

Özellikle tarihçiler bu konuda çok muzdaripler. Kendi tarihini överek geliştirmeye çalışırlar, oysaki bildiğimiz gibi bir şey eleştirilerek gelişir. Kendini yüceltmek ve düşmanı aşağılamak, tarihin inşa etmek istediği dostluk yerine, sadece nefret tohumunu eker. Buradan eğitim alarak yetişen bireyler bu ideolojik algının, örümcek ağı ören akademisyenlerin birer kurbanlarına dönüşüyorlar.

Üniversitelerde bölüme ait konferansların, seminerlerin çok az yapılması, öğrencilerin akademisyen olarak yetişmelerinde engel olabilmektedir. Hüzünlü ve kahramanlıklar onu sadece aynı gün içinde ‘içgüdüsel’ olarak tatmin ederken, sosyal aktivite ise onu bir ömür boyu yönlendirecek ve ülkesine faydalı bir birey haline getirecektir.

Üniversiteden mezun olduktan sonra birer öğretmen, bürokrat ve akademisyen olacak bu kişiler aynı yöntemi kendi öğrencilerine de uygulayacaklar. Böylelikle eğitimdeki ‘metodolojik zincir’ kuşaktan kuşağa bilinçli veyahut bilinçsiz bir şekilde aktarılmaktadır.

           Pek çok akademisyen, öğrencilerinin ‘ezberci’ olduğundan yakınır aslında burada ezberci öğrencimi yoksa akademisyenin kendisi mi tartışılması gereken konulardan biridir. Tarihin nasıl canlı bir hale getirilebileceği pek az akademisyenin düşündüğü bir olgudur. Akademik camia özellikle tarihi ‘ezberci’ kalıptan kurtarmak için öncelikle kendisi karar vermelidir. Sürekli aynı yerde ve aynı yöntemle ders işlemek de belli bir zaman sonra öğrencide ‘soğuma kompleksi’ yaratacaktır. Tarih ne yazık bizim coğrafyamızda ‘metodolojik kargaşa’ içindedir ve bu da onun düzgün aktarılmasına engel olmaktadır.
                                                                                                                            Emin Yadigarov